|
Gidenler Expo 2000’i anlata anlata
bitiremedi ve nihayet ben de geçen hafta gördüm. Ülke pavyonlarının
çoğu, İzmir Fuarı’nda benzerlerini gördüğümüz cinsten. Diğerleri
ise tematik, kavramsal pavyonlara yakın çizgileri benimsemiş. En
etkin temalar; su, doğanın gücü, çelişkiler.
Çok değişik, düşündürücü ve güzel
şeyler gördüm. Ama bunlar bütünün içinde çok fazla yer tutmuyor.
Öyle bir anlatılmıştı ki, insan daha fazlasını bekliyor ve bulamıyor.
Anlaşılan başarılı bir pazarlama projesi uygulanmış. Etraf insan
kaynıyor. Kuyruklar ve kuyruklar. Pavyonların bekleme süreleri bilgi
ekranlarında gösteriliyor. İki, iki buçuk saate varanlar var. İşte
bu noktada, gazeteci olmanın vazgeçilmez avantajını yaşadım.
Gazeteci, her pavyona hiç beklemeden giriyor. Kolombiya’dan İngiltere’ye,
Macaristan’dan Fransa’ya, giriş kartını gösterip hemen içeriye.
Bu rahatlık içinde sıra Türk
pavyonuna geldiğinde, ilk gördüğümüz bıyıklı yetkiliye yanaşıp
giriş kartımızı gösterdik ve basın giriş kapısını sorduk.
“Kenarda bekleyin” dedi ve bir iki gereksiz işle meşgul olduktan
sonra bize döndü. “Siz gerçekten basın mensubu musunuz ?” diye
sordu. Biz ispat için hamle ettiğimizde, “İsteyen on tane kart çıkartıyor,
ben bile arkadaşım için çıkarttım” diyerek ekledi, “Burada
insanlar özürlü girişinden yararlanmak için tekerlekli sandalye
bile kiralıyorlar”. Ve sonra ne oldu biliyormusunuz - birden bire
samimi olup bizi çıkış kapısından tersine içeriye soktu. Türk
olduğumuz için bütün bunları yadırgamadık.
Türk pavyonu pek çok pavyondan daha iyi
idi. Ebru sanatçısının canlı gösterisi, izleyenlerden her defasında
alkış aldı. İzleyici olan genç Türkler, bu sanatın adını hiç
duymamışlardı. Animasyon gösterisi iyi ama, uzun ve açıklamasızdı.
Türk pavyonunda olanları ve olmayanları düşündüğümde şöyle
bir sonuca varıyorum; bizde öyle kültür ve doğa hazineleri var ki,
bunlar daha profesyonel ve çağdaş bir şekilde düzenlenip gösterilse,
Expo 2000’in en başarılı pavyonu yaratılır. Kapısındaki kuyruk
iki buçuk saati aşar.
|