|
Jelatini yeni açılmış bir haftaya başlarken,
bu yazı önünüze belki Internet ortamında ulaştı. Yok öyle değilse
bile, elinize geçen bu gazetenin dijital bir ortamda hazırlandığını
sanırım biliyorsunuz. Bir gün önce adam yerine "sayılmanın"
dayanılmaz şehvetiyle rehavet içinde olsanız da, düşünün şöyle
bir; yaşantımızı çepeçevre kuşatan dijital ortamla nasıl da içiçe
girdik birdenbire?
Elimizde cep telefonu, cebimizde kredi
kartı yoksa adam yerine konmuyoruz. Televizyonlar artık dijital.
Filmler artık "aşırı gerçek" Evde, otomobilde radyo ve CD
çalarlar dijital. Ofiste bilgisayar olmadan çalışmak anlamsız.
Mektuplar bile el yazısı değil elektronik. Bankadan değil ATM'lerden
para çekiliyor artık. Kimse hesap işlerinde dört işlemi kullanmıyor,
çarpım tablosunu ezberlemek büyük külfet. Minik bir dijital hesap
makinesi görüyor tüm işleri. Kolumuzdaki saati kurmak için
parmaklarımızı yormuyor, arada bir hap kadar pilini değiştiriyoruz.
Otobüs, tren, vapur biletleri artık akıllı. Elektirik, doğalgaz
sayaçları dijital sistemde çalışıyor. Alışverişlerde fiyat
etiketi değil barkodlar okunuyor bir çırpıda. Saymakla bitmez sayısal
kültürün yaşantımızdaki yeri. Dj ler, Vj ler vs.vs.
Balık düşünmez ama bilir. İnsan,
bilmez ama düşünebilir. Düşünün öyleyse. Bu kadar dijital bir kuşatma
altındayken ne oldu. nasıl odu da biz ağa takılmış balık gibi tek
tek sayılmayı içimize sindirebildik. Herşeyi bilen yönetenlerimiz
balık gibidir; düşünmeyebilir. Ama sizler bir düşünün bakalım.
Bu zillete nasıl katlanabildik?
Bizi küçük kırmızı balık sanan kaşalotlara
inat, düşünmeliyiz. Bilmeyebiliriz ama öğrenmeliyiz. Nüfus sayımı
için özgürlüğümüzün kısıtlanması yerine, sayısal nüfus
ortamında özgürlüğün tadını çıkartabiliriz. Bunun için düşünmeli,
düşünce özgürlüğünün kıymetini bilmeliyiz.
Siz bu yazıyı okurken ben, dağda, kırda,
bayırda hafta sonu geçirmenin keyfini çıkartıyorum. Dudaklarımda
Nazım Usta'nın mısraları; mırıldanıyorum:
Bugün pazar.
bu anda, ne kavga, ne hürriyet, ne karım
Toprak, güneş ve ben...
Bahtiyarım...
|