Ağustos’un 17’si yaklaşınca birden Deprem’i hatırladık. Duygu sömürüsü görüntüler her yerde sergilendi. Deprem korkusu herkesin üzerine bir kere daha salındı. Deprem korkusu ile bilincini ayırt edemeyenler, toplumun bir kesiminde umursamazlık yönünde, diğer kesiminde ise paniğe bir adım daha atılmasını sağladılar. AKUT gibi çıkar gözetmeden çalışan, yararlı işler yapmış olanlar da bir dahaki depremde göreve çağrılmak üzere unutuldu.

Halbuki, geçen zamanda bu tür felaketlere karşı örgütlenilebilirdi.

Olumsuzları sıralayalım: Yardım ekibi nereye gideceğini bilemediği için az hasarlı bölgeye gelmiş, saatler sonra gereksinim duyulan yere ulaşmış. İçinde kimse bulunmayan bir yıkıntının başında saatler kaybediyor. Ötede birkaç saat önce yardıma koşulsa kurtarılacak yaşamlar yitiriliyor. Vinç var, ama halat yok.

Örgütlenmenin temelinde iletişim yatıyor. Geçen sene yaşadığımız felakette bile iletişim omurgamız ayaktaydı. Çok az yerle bağlantı koptu, kısa sürede de yeniden sağlandı. Yaşanan iletişimsizlik daha çok herkesin aynı anda yakınlarını aramasından kaynaklandı. İşleticilerin, buna karşı ağlarında mevcut bir kanal bile kalsa bunu acil durum örgütleri emrine ayırabilecek (şifre ile kullanım, priority / pre-emption) düzenlemesi yaptıklarını duymadık.

Deprem sonrası yardım olarak gönderilen uydu terminallerinin etkin bir şekilde kullanıldığını da.

Bunların çalışır duruma getirildiğini, kullanma eğitimlerinin verildiğini de.

Muhtarların, kendi bölgelerinde hangi binada kaç kişi oturduğunu gösterir bir veritabanı oluşturduğunu ve bunlara erişimi sağlayacak bir ağın kurulduğunu da.

Yardım ekibi ve malzeme taleplerinin bir veritabanında oluşturulmuş listeden işaretlendiğinde sevk ve dağıtım merkezleri üzerinden yönlendirilmesinin sağlanacağını da.

Ülkenin bilişim yetenekleri bu teknolojiye sahipken, iletişimimiz son olayda ayakta kalabilmişken, bu tür örgütlenmeleri neden yapmayız?

Felaket yaşamayı beklemeyelim. Ama hazırlığımızı yapalım, topluma tanıtalım. Ağıt yakmak bir sonraki felaketi önlemiyor.