| İş kanununda özürlülerin şirketlerde
istihdam edilmesi zorunluluğunu getiren bir madde var. Maalesef pek
çok konuda, insanlar, dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi
zorunluluktan gönüllülüğe geçiş aşamasında değil. Devlet güçlüyse
başlarını belaya sokmamak için söz dinliyorlar, o kadar...
Gerekmedikçe harekete geçmiyorlar, kaçabildikleri kadar,
oyalayabildikleri kadar geciktiriyorlar.
Oysa özürlüler bizler gibi birer
insan... Kafaları çalışıyor. Sorumluluk bilinçleri var. Gayretleri
sağlam insanlardan fazla; duyuları, algıları daha da gelişmiş.
Ayrıca çok sıradışı bir durum değil başlarına gelen... Tanrı
korusun ama bu trafikte, bu ilkyardım eğitimsizliğinde, bu yönetim
yetersizliklerinde her an herkes özürlü olma tehdidi altında...
Öyle insanlar var ki, endişe, stres,
sigara, içki ve aşırı düzensiz yaşamlarla kendilerini özürlü
hale getirmek için düzenli çaba gösteriyorlar. Başarılı da
oluyorlar. Buz gibi kadehleri yuvarlayıp, bademciklerini,
karaciğerlerini, beyin hücrelerini mahveden, sigaraları birbiri
ardına sanki bir iş sonuçlandırıyormuş edasıyla seri hareketlerle
tüttürüp, akciğerlerine, damarlarına, kalplerine zarar veren çok
insan var. Kendi kendilerini, kendi inisiyatifleri ile kasten hasta edip
sağlık harcamalarını arttırıyor, gerçek hastaların zaman ve
imkanlarından çalıyorlar. Eddie Murphy’nin bir filminde kabuklu
deniz ürünlerine alerjisi olduğunu bile bile dayanamayıp yiyen ve yüzü
gözü daha bir şişmiş halde doktoru meşgul eden bir karakter
vardı. Parası, sigortası olduğu için hastanenin ballı müşterisi
olmakla birlikte, gerçekten sağlık hizmetine gereksinim duyan, kendi
kendini hasta etmemiş, istem dışı hasta olmuş kişilerin, gerçekte
hakkını çalıyordu. Bunlar kendilerini özürlü hale getirmeyi kendi
özgür iradeleri ile seçmiş
kişiler. Demokratik olarak saygı duymaktan başka bir şey yapamayız.
Özgür irade!
Bir de öyle insanlar var ki, bedeninde
bir noksanlık olmasına rağmen, hayata sımsıkı bağlanmış...
Özürlülere özel otomobilini kullanıyor. İşine gidiyor geliyor.
Özürlülerin yapabileceği sporları düzenli olarak yapıyor. Kendine
bakıyor. Yüzünden sağlık ve mutluluk fışkırıyor. Yaşama gülerek
bakıyor. Daha kötüsünün olmadığına şükrediyor. İşine
odaklanmış, güzel güzel çalışıyor... Üretken, faydalı, çalışkan...
Hem yaydığı olumlu enerji ile, hem de ürettiği iş ve değerlerle
topluma katkılı oluyor.
Bunların en güzel örneklerinden birini
geçtiğimiz günlerde bu dünyadan uğurladık. Eminim ki o her zaman
olduğu gibi gülümseyen, yaşamın kendisine verdiği kadarıyla
minnettar ve memnun bir haldeydi. Şoku O’nun her hal ve şartta
verdiği bu olumlu desteğe alışmış olan dostları, arkadaşları,
ailesi yaşadı. “Bunu beklemiyorduk.” diyebildiler. “Çok ani
oldu...” O gün aklıma gelen “Bir anını boşa geçirme!” sözü
ve yaşam bir anda bizden birşeyleri birilerini alıp götürmeden
yapmak istediklerimizi yapma fikriydi. Çünkü O hep bunu yapıyordu. Dünyaya
noksan bir bedenle gelmiş ama olan kısmı için minnettar. Herşeyi
olup da iç huzuru olmayan, incir çekirdeğini doldurmaz şeyler için
hayatı kendi kendine zehir eden, bunu bazen toplum adına, bazen kendi
adına yapan insanlara inanılmaz bir örnekti. Özürlü olmasına
rağmen eğitimini bırakmayı düşünmedi. Ressam oldu, sonra yüksek
ressam oldu. Doktor da olabilirdi, sanatı tercih etti. Evi eserleriyle
dolu, her köşe renk uyumu içindeydi, çok dostu, çok arkadaşı
vardı. Kimseden yardımını esirgemezdi. Adını duyduklarında
insanlarda bir motivasyon, bir olumluluk, bir saygı, bir yaşama
sevinci, sahip oldukları için minnettar olma ve işler değerler
üreterek bunların hakkını verme isteği görülürdü. Böyle
insanlar var. Yaşarken yeterince enerjilerinden yeterince
yararlanamamış olsak bile...İşte bu yüzden, düşünüyorum ki,
noksansa da iyi, kötüden kat kat iyidir. Hep iyilerle karşılaşmayı
dileyelim. |