|
|
|
||||
| Bilgisayar sektörünün başdöndürücü
hızı hemen herkesin değindiği bir konu. Teknolojinin inanılmaz
hızı ve buna yetişmeye çalışan insanların başka bir alternatif
olmadığı için yenilikleri büyük bir hızla öğrenmek ve uygulamak
durumunda oluşu, sektörü ister istemez öğrenen sektör durumuna
getiriyor.
Hız sadece öğrenme alanında değil. Büyüme de hızlı. Birkaç kişi ile işe başlayan bir şirket beş-altı yılda beşyüzleri, binleri aşabiliyor. Müşteri sayısı katlanarak artıyor. Yatırım gereksinimi artıyor. Kullandığı kredi miktarları alabildiğine yükselebiliyor. Hızın bu alanlardaki durumu ile ilgili bir sözümüz yok. Küçük güzeldir ama büyük de güzeldir. Hele ekonomiye katkı, devlete vergi, yüzlerce kişiye istihdam olanağı sağlıyo rsa...Bu hızlı öğrenen, hızlı büyüyen ortamlarda insanların sürekli değişmesi, doğal bir durum olmakla birlikte çok istenen bir durum olmamalı. Tamam. Her şirket bir okuldur, insanlar çalışarak öğrenir, hareket berekettir, tebdil-i mekanda ferahlık vardır. Ama bir şirkette ayda 15 kişi işten ayrılıyorsa, bu biraz rahatsız edici bir durumdur. Hele üst yöneticiler sık sık değişiyorsa, özellikle gidenlerin işe almış olduğu kişiler, kendilerini boşlukta kalmış hissedebilirler. Üst yönetim şirket ağacının gövdesine bağlı ana dallar gibidir. Yapraklar her mevsim değişebilir ama, ana dalların ancak kabuk değiştirmesi beklenir. Herkes değişiyorsa kimin ne kariyer beklentisi olabilir? Şirkete nasıl güven duyulabilir? Şirkette herkesin kendisini geçici hissetmesi, şirkete de geçici gözüyle bakılmasına yolaçabilir. Şirket insanların bir sene takıldıkları, özgeçmişlerine hava niyetine eklemek üzere şöyle bir uğradıkları bir “isim” halinde kalabilir. Bu da şirketi bir tür yolgeçen hanı yapabilir. Herkesin gelip geçtiği ama kimsenin ürünü, hizmeti ve müşteriyi yeterince sahiplenmediği bir yer... Peki sahiplenilmeyen bir ürünün pazardaki ömrü ne olabilir? Ya o şirketten ayrılanlar şirket hakkında ne kadar iyi konuşabilir? İyi konuşmazlarsa bu, devasa reklam bütçelerinde açılan bir delik olmaz da ne olur? Şirketin sahiplenilmeyişi, patron şirketlerinde bir sorun da değildir. Çünkü şirket patronun mülkü ve oyuncağıdır. Patron oyuncağını paylaşmak istemez. Değişken insanlar işine gelir. Çünkü insanlar durdukça çalıştıkları işi sahiplenmeye başlayabilir. Oysa onlar sadece “emek” ve bilançoda, gelir gider tablolarında ücret kalemi içinde yeralan küçük rakamlardan ibarettir. Oysa patron koskoca bir “öz sermaye” dir. Şirket onun malıdır. Patron şirketlerinin ömürleri de herkesin bildiği gibi patronun sonlu ömrü ile sınırlıdır. Patronun sonlu ömrünün ötesine geçebilse zaten şirket olmaktan geçip “kurum” olur. Kurumları kurum yapan iyi işleyen sistemler ve bunlara sahip çıkan, benimseyen insanlardır. Çok kısa süreler içinde değişen insanların sistemleri değil benimsemek, öğrenmeye bile pek vakti olmaz. İnsanların kısa sürede terkedip gittiği şirketler için “Herhalde çok iyi bir yer olsa millet akın akın orayı terketmez.” diye düşünürler. Kimsenin durmadığı şirket ne kadar iyi bir şirket olabilir? Taze kan iyidir ama sürekli kan kaybının iyi olduğunu kim söyleyebilir? Bu anlamda gerek şirkete bağlılığın artırılması, kurumdaşlık kavramının yerleşmesi, gerekse iş devir oranlarının düşürülmesi, sektörde ele alınması gereken insan kaynakları konuları gibi görülüyor. Ne dersiniz? |
|