Çoğu kez dekorasyondur.
Özellikle büyükleri olmak üzere pek çok şirket değişime
dekorasyon ve mimariden başlıyor. Ve bir de reklam yoluyla bunun tanıtımından.
Bir bakıyorsunuz. Kocaman bir banka tüm şubelerinin dekorasyonunu, iç
mimarisini değiştiriyor. Yeni dekorasyonda yine renklerin şekillerin,
tasarımların anlamları var. İnsanlar bir nefes almak için parka
gitmiş gibi olsunlar, kendilerini güvenli hissetsinler, kuyruklar
kuyruğa benzemesin gibi. Mekan geniş görünsün, ferahlık hissi
versin, müşteri işlem süresince sıkılmasın, insanlar nereye yöneleceğini
girer girmez görsün, kolaylıkla bulsun gibi. Yeşille dinlensinler,
sarıyla içleri açılsın, maviyle güvensinler gibi.
Eski, salaş, yıpranmış dekorasyonun
olduğu yerlerle, yeni, pırıl pırıl, modern tasarımların olduğu
yerler elbette çoğu müşterinin gözünde farklı etki yaratır. Çalışanlar
da bulundukları mekandan etkilenirler. Güzel temiz bir ofiste çalışmak,
şık insanlar arasında olmak çalışma yaşamının kalitesi ile
ilgili unsurlardan biri. Böyle yerlerde insanlar kendilerini saygın ve
kaliteli hissediyorlar. Saraylı gibi. Plazalar, büyük büyük gökdelenler,
bahçelerinde minik havuzlar, şelaleler hep bu “Büyük bir şirkettesin,
işinin kıymetini bil” mesajı verir. İnsanların kendilerine ve işlerine
saygı göstermesi güzel. Yine de küçük, salaş, hesaplı ama
lezzetli, tertemiz yemekler sunan lokantalar gibi, görüntü değil iş
üreten yerlerin gitgide daha anlamlı bulunacağını düşünüyorum.
İyi reklamlar da aynı etkiyi verir, basında
şirket haberlerinin bol bol yer alması da. İnsanlar gördüklerine
inanırlar. Müşteriler de, çalışanlar da “Bizim şirketin reklamı/haberi”
diye isimlerini göre göre büyük, iyi bir yerde olduklarını düşünürler.
Şirkete bağlılık artar. Şirket gazeteleri, kuruluş yıldönümleri,
yirminci yıl, otuzuncu yıl plaketleri, şirket yemekleri, seremoniler
bu birlik fikrini pekiştirmek için yapılan şirket kültürü
faaliyetleridir. Bu şekilde hem şirket içindekilere hem dışındakilere
kurum imajı verilir. Bu imaja herkes inandıysa zaten kurumlaşma başlamış
demektir. Önce inanç gelir. Kurumdaş ya da marka bağımlısı rolünü
oynamak değil, yaşamaya başlarlar.
Dekorasyon değişmiş olsa da, o şıkır
şıkır ortamda insanlar yine bezgin, bitkin, yılgın, demotive bir
halde Mazhar-Fuat-Özkan’ın o anlamlı şarkısını “Erken kalkmak
mecburen, işe gitmek mecburen, çalışmak mecburen, mecburiyetten”
şeklinde söylemekteyse sorun var demektir. İnsanlara “Canlanın,
canlanın, karın içeri, göğüs dışarı, sırtınız dümdüz
olacak, dik durun, tempo” diyerek canlanmalarını sağlayamayız.
Onların mecburen değil, kendi özgür iradeleriyle ve haklı olarak
“Çok iyi bir şirkette çalışıyorum. İyi bir yer, işimi
seviyorum.” diyebilmeleri ve bunun karşılığını performanslarıyla
vermeleri gerekir. İnsanların çalışma şartlarını, örgütteki
sorunlarını iyileştirmeden üç senede bir imaj ve dekorasyon
yenilemek ne kadar yararlı olabilir? İşleri mobilyalar, döşemeler yürütmeyecek,
insanlar yürütecek. Reklamlarda görünen herşey müşteri tarafından
beklenecek. Şıkır şıkır ortamlarda, dekorasyon değişmiş ama
insanların işlerine ilgileri, çalışma kaliteleri değişmemişse çoğu
zaman o dekorasyona, reklamlara ödenen paralar boşa gitmiş oluyor.
İnsanlar eşyalardan farklı. Giyim kuşam,
bakım, bayanlar için makyaj tıpkı dekorasyon gibi görüntüyü
kurtarıyor. Değişim içlerine işlememişse iyi bir dekorda oynanan kötü
bir oyun gibi seyirciyi sıkıyor, anlam ifade etmiyor, işe yaramıyor.
Sizinki nasıl bir ortam, önemli işlerin yürütüldüğü bir saray mı,
yoksa bir altın kafes mi? Rolünüzü oynuyor musunuz, yaşıyor
musunuz?