|
|
|
| GSM bir Avrupalı.
Avrupa’da “Make it happen first in Europe” sloganı ile harekete
geçen ve teknolojide önderliği yakalamayı hedefleyen bir hareketin
ürünü. Toplumun yaşam tarzı kestirilip, hücresel telsiz erişim
hizmetinin gerekli olacağı görülmüş ve GSM teknolojisi güdümlü
olarak icat edilmiş. Bu nedenle de başarıya ulaşmış.
Daha baştan iki frekans bandı düşünülmüş. Biri uzun erişim mesafeleri için, diğeri daha yoğun trafik için. Daha baştan aşamalara bölünmüş. Önce ses, sonra ek hizmetler, sonra veri, hattâ yüksek hızlı veri. Nereye kadar? Ülkemizdeki ilk hücresel telsiz erişim uygulaması mobil telefon olarak bildiğimiz NMT (450) idi. Analog bir sistem, hâlâ da kullanımda. 45-50 km. mesafelerden baz istasyonlarına ulaşmak mümkün. Az yatırım ile geniş bir alanı kapsadı. Ardından gelen sayısal hücresel sistem, GSM 900 oldu. Uluslararası dolaşıma da açık olması kullanım tarzının toplumumuza uyumu ile birleşince bu hizmette patlama düzeyinde bir gelişmeye neden oldu. İlk başlarda yapılan altyapı ve frekans planları, bu patlama karşısında yetersiz kaldı. Çare, genelde telefon santralleri çatılarına konulmuş olan baz istasyonlarını çoğaltıp yaygınlaştırmaktı. Öngörülmüş hücre büyüklüklerinin altına inildiğinde mini-cell, mikro-cell gibi terimlerle de tanıştık. Bugünlerde antenler sokağa indi. Artık binaların birinci kat hizalarında sokak boyunca hizmet sunuluyor. Aman dikkat! Bu yaklaşım DCS 1800’e ait (Bizde GSM 1800). Sokak boyu hizmet için o düşünülmüştü. Demek ki DCS 1800’ün vakti gelmiş de geçiyor. Peki daha sonra? Yeni hizmetler için daha yüksek hız gerekecek. GPRS ile sağlanacak 40-50, en fazla 115.2 kb/s hız, beklentileri karşılayacak mı? Yoksa kısa sürede 2 Mb/s hıza çıkmak ve WCDMA teknolojisine geçmek mi gerekecek? Ulusal kaynaklarımızı verimli kullanmak adına, WCDMA’e geçmeden önce, GSM’e yapılan yatırımı geri kazanmalıyız. Bu nedenle GSM ve DCS 1800’ün sağladığı olanakları sonuna kadar kullanmamız gerekli. Yeni kurulan Telekom Kurumu’nun konu üzerine görüşünü, merakla bekliyoruz. |
||||||||
|