| Globalleşmeye kendini fazlaca kaptırıp
herkesin işletmeci olmasını bekleyen Türkiye, edebiyatçıların da
anlamını keşfetmeye başladı. Bu arada o Türkiyeliler’den biri de
bendim. Her zaman “Ben müziğe müzik demem, herkesçe kabul edilip
paylaşılmadıkça...” diyenlerdendim.
Hatta müzisyen arkadaşlarım beni
“ekonomik” olmakla suçlarlardı. Aslında bunu ekonomik çıkarcılıktan
öte, katma değer yaratılması, değerlerin kitlelere aktarılması,
paylaşılması, insanlara anlayacakları ve sevecekleri bir dilden
anlatılması, toplumsal imajımıza, turizmimize ve ekonomimize katkılı
olması, performansı kanıtlayan ödüllerle toplumsal güvenin artması,
yeni gelenlere model olunması düşünceleri ile söylerdim. İnsanların
sırf kendilerini düşünerek sanat yapmalarını egoistçe bulduğum için
söylerdim. Ama paylaşma, işletmecilik içeriyor. Bir sanat eseri de
olsa sağlam bir felsefe kurma, ilhama açık bir zihinsel taban ve gönül
oluşturma, ürünü geliştirme, kitlelere seslenen sözler yazma,
melodiyi kulaklara hoş gelecek enstrumanlarla düzenleme, albüme
girecek parçaları seçme, eserin promosyonu, tanıtımı, konser
organizasyonları, TV programları, yurtdışı konserler, eğitim
verme, köşe yazarlığı gibi yan ürünler geliştirme... Bunlar hep
işletmeciliğin çerçevesine giriyor. Ama salt ekonomik çıkar sağlama
amacıyla değil, iş ve değer üreterek, bunu kitlelerle paylaşarak,
yaşamını sürdürmek için gerekli gelirini de çıkarma şeklinde
oluyor. Gördüğünüz gibi bu herkesin tüccar olmasını beklemekten,
jeofizikçileri, edebiyatçıları, müzisyenleri yararsız ve gereksiz
görmekten oldukça farklı... Ve “O” bunları yaptı.
Türkiye edebiyatçıları fark etti.
Çünkü Sevgili Barış Manço’nun eserlerini derinlemesine
inceleyenler, yorumlayanlar, edebi tarihimizle bağlantılarını ortaya
koyanlar, şiirlerinin anlamlarını açıklayanlar onlar. O’nun günümüzdeki
aşıklardan, ozanlardan olduğunu, Hoca Ahmet Yesevi, Yunus Emre, Pir
Sultan Abdal, Dadaloğlu ne söylediyse Barış’ın da günümüzde Türkiye’ye
ve dünyaya benzerlerini söylediğini açıklayanlar onlar. Şarkı sözlerinin
koşma tarzında olduğunu yine onlar söylüyor. Olumlu ve yapıcı değerlerin
kitlelere aktarılması görevini, Yunus’lar gibi büyük bir sevgi ve
çabayla yaptığını da onlar söylüyorlar. Ve O’nun bunu hep yaptığını,
yurtdışına gitmeden önce de sonra da hep aynı felsefeyi yaşattığını
ve geliştirdiğini de incelemelerine dayanarak onlar söylüyor. Tez
konusu yapmışlar, incelemişler, araştırmışlar, kendisiyle yüzyüze
konuşmuşlar.
Barış temelde rock’çı idi ama
protest değildi, barışçıydı. Farklı ulusların kültürlerini,
insanlarını çok severdi ama asla kendi kültürünü küçümsemedi.
Şarkı sözlerini bir aşık, bir ozan üslubuyla yazdı; eski ozanlar
nasıl yazıyorsa öyle... Eskiyi reddetme yerine, edebi kültürel kökeninin
uzantısı olmayı tercih etti. Şarkıları ümit, sevgi, güven,
olumluluk aşılardı; sesinin tonu da, eserlerindeki notalar da, sözler
de insanı güçlendiren özellikteydi. Çağdaştı, ilericiydi; hiçbir
zaman gerici olmadı. Çok güçlü Tanrı inancı, estetik duygusu ve tüm
dünyayı tarihiyle birlikte içine alabilecek büyüklükte, insan
sevgisi vardı. Zamana göre revize edebildiği, esaslı değerleri vardı.
Anlaşılamadığından yakınırmış.
Haklıydı. Onu yeterince anlayamadık. Dinlediysek de anlayamadık.
Anladıysak da önerdiklerini her zaman uygulayamadık. Yaşamı boyunca
insanlarda ölümsüzlük, ebediyet duygusu uyandıran eserler yarattı.
Aramızdan ayrılışı da aynı duyguları çok daha yoğun olarak yaşatan
bir başka eseri oldu. Hepimizin gönlünde hiç ölmemek üzere yeniden
doğdu... Değerlerini benimsediği ölümsüzler arasında yerini aldı.
Eserlerini dinleyerek mesajlari anlamaya çalışmak ve O’nu model aldıklarımızın
arasına katmanın, bizlerin kişisel gelişimimiz için iyi bir
faaliyet olacağını düşünüyorum. Bu aynı zamanda O’nun anlaşılma
ve paylaşma özlemine yapabileceğimiz bir hizmet olabilir. |